Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Kuran Mucizeleri 3






ANASAYFA

Hz.isa gelecek 1

Hz.isa gelecek 2

Hz.isa gelecek 3

Mehdinin gelisi 1

Mehdinin gelisi 2

Deccal in gelisi

Yecuc ve Mecuc

Dabbetul-arz

Kuran mucizeleri 1

Kuran Mucizeleri 2

Kuran Mucizeleri 3

Not defterim

Ahir Zaman Alametleri 1

Ahir Zaman Alametleri 2

Ahir Zaman Alametleri 3

Forum

Linklerim

Kisisel Sayfam

  


KURAN MUCİZELERİ

Kuran’ın Bilimsel Mucizeleri -I-

Bundan 14 asır önce, insanlara İlahi bir kitap indirildi. Kuran-ı Kerim.

Bu kitap Kıyamet gününe kadar, insanlığın son ve yegane yol göstericisidir.

Kuran’ın Allah'ın sözü olduğunu gösteren deliller sayılamayacak kadar çoktur. Kuran'ın hiçbir insan tarafından taklit edilemeyen olağanüstü edebi özellikleri, hiçbir çelişki taşımaması, geleceği haber vermesi, şifreler ve bazı gizli bilgiler içermesi gibi..

Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunu ispatlayan önemli bir mucizevi özelliği daha vardır. Bu da ancak günümüz teknolojisiyle erişebildiğimiz bazı bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önceden Kutsal Kitabımız’da bildirilmiş olmasıdır.

O devirde insanlık bilimden yoksundu. Evren ve doğa hakkındaki görüşler, hurafe, batıl inanç ve efsanelere dayanmaktaydı. Örneğin Araplar dünyanın düz olduğuna, gökyüzünün de dağlar sayesinde tepede durduğuna inanırdı. Ancak tüm bu batıl inanışlar Kuran'ın vahyi ile birlikte ortadan kaldırıldı.

"Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti..." (Ra'd Suresi, 2) ayeti, Arapların gökyüzü hakkındaki batıl inanışlarını yıktı. Kuran evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda, o dönemde hiçbir insanın bilemeyeceği bilgiler içeriyordu. Bu bilgilerin ne denli mucizevi olduğu ise, yakın zamandaki bilimsel keşiflerle daha da iyi anlaşıldı.

EVRENİN VAROLUŞU

20. yüzyılın başında astronomların çoğu, evrenin sonsuz boyutlarda olduğunu düşünüyordu. "Statik yani durağan evren modeli" adı verilen bu görüşe göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi. Uzun yıllar boyunca bilim dünyasında bu inanış hakim oldu.

Ta ki, bu yanlış inancı kökünden sarsacak bir teorinin kanıtları ortaya çıkana dek...

Big Bang! Yani Büyük Patlama Teorisi!

Bu teori, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce, tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlıyordu. Evren, madde ve zaman boyutlarıyla birlikte, sıfır anında, büyük bir patlamayla var olmuştu.

Günümüzde pek çok bilimsel bulgu, Big Bang teorisini desteklemektedir. Evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla var edildiği artık kanıtlanmış durumdadır.

Modern fiziğin uzun çalışmalar sonucunda kanıtladığı bu gerçek, Kuran-ı Kerim'de açıklanmıştır. Üstelik bundan tam 1400 yıl önce...

O, gökleri ve yeri yoktan var edendir... (Enam Suresi, 101)

EVRENİN GENİŞLEMESİ

Günümüzde ileri teknoloji sayesinde yapılan araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenle ilgili birçok sırrı aydınlığa çıkarmaktadır.

Bunlardan biri de, evrenin sürekli genişlemekte olduğudur.

Bu genişleme ilk kez 20. yüzyılın başlarında gündeme geldi. Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar.

Daha sonra bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı:

Amerikalı astronom Edwin Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken ilginç bir gerçekle karşılaştı.

Yıldızlar ve galaksiler sürekli olarak birbirlerinden uzaklaşıyordu.

Bu, astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden biriydi.

Çünkü her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren, sürekli "genişleyen" bir evren anlamına gelmekteydi.

Evrendeki cisimler tıpkı şişirilen bir balonun yüzeyindeki noktalar gibiydi.

Balonun yüzeyindeki noktalar balon şiştikçe birbirlerinden nasıl uzaklaşıyorsa evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden öyle uzaklaşıyordu.

Kuran-ı Kerim’in indirildiği 14 asır öncesinde ne teknoloji gelişmişti ne de astoronomi bilimi… Henüz hiçbir insan bu bilimsel gerçeğin farkında değildi.

Ama ayetlerde evrenin genişlediği açıkça bildiriliyordu:

Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz onu genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)

ÇAMURDAN YARATILIŞ

İnsan bedeni...

Hala tüm detayları keşfedilememiş olan kusursuz bir tasarım...

Günümüzde ileri teknoloji ile araştırmalar yapan bilim adamları, insan bedeniyle ilgili çok şaşırtıcı sonuçlar elde ediyorlar.

Bunlardan biri de bedendeki dokuların yapısı ile ilgili...

İnsan vücudundaki dokularda toplam 26 element bulunur.

Bunların 6 tanesi ise en çok bulunanlardır: Karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), nitrojen (N), fosfor (P) ve sülfür (S). Bu elementler tüm dokuların toplam %95'ini oluşturur.

Bu ise çok önemli bir gerçeğin bilimsel kanıtıdır:

İnsanın topraktan yaratılışı...

Çünkü insan bedeninin neredeyse tamamını oluşturan bu yapıtaşları, toprakta serbest ya da bileşik halinde bulunurlar.

İlk insan, Allah'ın çamuru şekillendirip insan bedeni haline getirmesi ve ardından bu bedene ruh üflemesiyle yaratılmıştır. Bu mucizevi olay Kuran’da şöyle haber verilir:

Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sad Suresi, 71-72)

Allah, bir başka ayette de şöyle buyurur:

Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. (Müminun Suresi, 12)

Bilim, insanın bedenindeki malzeme ile toprağın içerdiği temel elementlerin ortak olduğunu göstermektedir. Modern bilimin bize bugün söyledikleri, bir kez daha, Kuran’da 1400 yıl önce bildirilen gerçeklerin bir onayıdır.

PARMAK İZİNDEKİ KİMLİK

Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış olan insanları düşünelim.

Bu insanların herbirinin parmak izleri birbirinden farklıdır.

Hatta aynı DNA dizilimine sahip olan bu tek yumurta ikizlerinin bile...

Çünkü parmak izinde çok özel bir tasarım vardır.

Parmak izi doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini alır ve kalıcı bir yaralanma olmazsa ömür boyu sabit kalır.

İşte bu nedenledir ki parmak izi, herkese özel, çok önemli bir "kimlik kartı" sayılır.

Bilim adamları bu önemli özelliği ancak 19. yüzyılın sonlarında keşfetmişlerdir.

Fakat bundan 1400 yıl önce indirilen Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izlerinin önemi açıkça vurgulanmıştır:

İnsan, onun kemiklerini Bizim kesin olarak bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor?

Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-yeniden düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 3-4)

DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor... (Zümer Suresi, 5)     

Bu ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen Arapça kelime, "tekvir"dir. Tekvirin tam karşılığı ise "yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak"tır.

Dolayısıyla ayette, gece ve gündüzün dünyanın üzerinde tekvir edildiği bildirilerek dünyanın yuvarlak olduğuna işaret edilmektedir.    

Oysa Kuran’ın indirildiği dönemde ise Dünya düz bir yüzey olarak düşünülüyordu. Dünyanın yuvarlak olduğu bilinmiyordu.

Bu devirde vahyedilen Kuran'ın dünyanın yuvarlaklığına işaret etmesi, Kutsal Kitabımızın Allah'ın sözü olduğunun sayısız delilinden biridir.

DAĞLARIN GÖREVİ

Bir Kuran ayetinde dağların çok önemli bir özelliğine dikkat çekilir:

Dağlar yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliği.

Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık... (Enbiya Suresi, 31)

Ve bugün jeoloji bilimi dağların bu özelliğini kanıtlamıştır.

Bilim adamları, eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğunu düşünüyordu. Ancak 20. yüzyılda çok önemli bir gerçeği fark ettiler:

Dağların sadece yüzey yükseltileri yoktur. Dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzanırlar. Örneğin, zirvesi yeryüzünden 9 km yukarıda olan Everest Dağı'nın 125 km'den fazla kökü vardır.

Bu kökler, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların çarpışmaları sonucunda meydana gelir. İki tabaka çarpıştığı zaman, daha dayanıklı olan ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir.

Bu uzantılar da dağ kökleridir.

Dağlar, kökleri sayesinde yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer kabuğunu sabitlerler.

Böylece yer kabuğunun magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller ve bundan ötürü oluşabilecek büyük yer sarsıntılarını önlemiş olurlar.

Bu özellikleri ile dağlar, tıpkı tahtaları birarada tutan çivilere benzerler.

Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır:

Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)

Bu işlevin henüz kimse tarafından bilinmediği bir devirde Kuran'da haber verilmiş olması ise, bu İlahi kitabın bir başka büyük mucizesidir.

Eğer dağların bu özelliği olmasaydı yeryüzü üzerinde toprak birikmeyecek, toprakta hiç su depolanmayacak, bitkiler filizlenmeyecekti...

Kısacası Dünya üzerinde hayat mümkün olmayacaktı.

Oysa Allah’ın bir rahmeti olan dağların bu önemli işlevleri sayesinde dünya üzerinde hayat yaşanabilir hale gelmiştir.

MENİDEN BİR DAMLA

Spermler yumurtaya ulaşıncaya kadar annenin vücudunda bir yolculuk geçirirler.

Bu yolculukta 250 milyon spermden ancak bin kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır.

Beş dakika sonra bitecek olan yarışın sonunda, yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca birini kabul eder.

Ancak çağımızda tespit edilen bu bulgu, insanlığın daha önceden bilmediği bir gerçeği göstermektedir. İnsanın özü, meninin tamamı değil ondan küçük bir parçadır.

Kuran'da bu gerçek, Kıyamet Suresi'ndeki ayetlerde şöyle açıklanır:

İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36-37)

Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan oluştuğu haber verilmiştir. Modern bilimin söylediği de budur.

BEBEĞİN RAHİMDEKİ ÜÇ KARANLIK EVRESİ

... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra bir başka yaratılışa dönüştürüp yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? (Zümer Suresi, 6)

Modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin tıpkı ayette bildirildiği şekilde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Ayetteki "üç karanlık içinde" ifadesi, embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret eder:

Batın karanlığı, rahim karanlığı, döl yatağı karanlığı...

Ayrıca ayette, insanın anne karnında, üç ayrı evrede meydana geldiği vurgulanmıştır.

Bu bilgi embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan “Temel İnsan Embriyolojisi” isimli kitapta da şöyle yer alır:

Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar) ve fetal (8. haftadan doğuma kadar). (Williams P., Basic Human Embryology, 3. Baskı, 1984, s.64)

Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sonucunda elde edilmiştir.

Ancak bu bilgiler, diğer pek çok bilimsel gerçek gibi, mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde yer almıştır.

Üstelik insanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir devirde, bu derece ayrıntılı ve doğru şekilde…

Bu, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun çok açık bir delilidir.

İNSAN ORGANLARININ GELİŞİM SIRASI

İnsanın anne karnındaki gelişimi mucizelerle doludur.

Daha hamileliğin yirmi ikinci gününde, yani anne karnındaki çocuk fetus halindeyken kulaklar gelişmeye başlar.

Hamileliğin dördüncü ayında da kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir.

Fetus bundan sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir.

Dolayısıyla yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan çok daha önce oluşur.

Kuran ayetlerindeki öncelik sırası ise bu bakımdan çok dikkat çekicidir:

O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Mü'minun Suresi, 78)

Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme duyularını ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)

Dikkat edilirse Kuran'da Allah'ın insana bahşettiği duyulardan hep belli bir sıra ile bahsedilmektedir: Duyma, görme ve anlama.

Bir bebeğin duyuları da işte tam bu sırayla gelişir.

Kısacası modern bilimin keşiflerinden biri olan insan organlarındaki gelişimin sırası, Kuran’da açıkça ifade edilmektedir.

DEMİRDEKİ SIR

Kuran'da bir elemente özellikle dikkat çekilir:

Demir!

Kuran'ın "Hadid" yani "Demir" adlı suresinde şöyle buyrulur:

... Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için çeşitli yararlar bulunan demiri de indirdik... (Hadid Suresi, 25)

Ayette demir için kullanılan "enzelna" kelimesi, “insanların hizmetine verilme” anlamında düşünülebilir.

Fakat kelimenin bir diğer anlamı daha vardır ki bu, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize taşıdığını gösterir.

Bu, yağmur ve güneş ışınları için kullanılan "gökten fiziksel olarak indirme" anlamıdır.

Modern astronomik bulgular, Dünya'daki demirin uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.

Üstelik sadece dünyadaki değil, tüm Güneş Sistemi'ndeki demir dış uzaydan gelmiştir. Çünkü Güneş'in sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesine yeterli değildir.

 Demir ancak Güneş'ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilir.

Nova veya Süpernova olarak adlandırılan yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince artık yıldız bunu taşıyamaz hale gelir ve patlar.

Demirin uzaya dağılması, işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur.

Dünyamızdaki tüm demir, bu süreç sonucunda "dış uzaydan" gelmiştir.

Yani demir, aynen ayette bildirildiği şekilde "Dünya'ya indirilmiştir".

Bu bilginin Kuran'ın indirilmiş olduğu 7. yüzyılda bilimsel olarak tespit edilemeyeceği ise çok açıktır.

YÖRÜNGELER VE DÖNEN EVREN

Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi vardır ve her galakside ortalama 200 milyar yıldız bulunur.

Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerin de uyduları vardır.

Ve milyonlarca yıldır hepsi de çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelerde kusursuz bir düzen içinde hareket ederler.

Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönerler. Tıpkı bir fabrikanın dişlileri gibi büyük bir düzen içinde çalışırlar.

Gök cisimlerinin yörüngelerindeki hereketleri son derece hassas bir ayara dayanır. Öyleki en ufak bir sapma bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir.

Dünya yörüngesinde normalden fazla veya eksik 3mm’lik bir sapmanın yol açabilecekleri, bir kaynakta şöyle tarif edilmektedir:

Dünya Güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 25 kilometrede doğru bir çizgiden ancak 2,8 mm ayrılır. Dünya'nın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz; çünkü yörüngeden 3 mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: Sapma 2,8 yerine 2,5 mm olsaydı, yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık; sapma 3,1 mm olsaydı, hepimiz kavrularak ölürdük. (Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 1983)

Bu gerçekler, kuşkusuz, ancak 20. yüzyıldaki astronomi çalışmalarıyla bulunmuştur. Ancak gökcisimlerinin hassas yörüngeler içinde dönmekte olduğu, Kuran'ı Kerim'de 14 asır önce haber verilmiştir:

'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun. (Zariyat Suresi, 7)

Bir başka ayette de şöyle buyrulur:

Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya Suresi, 33)

Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, “Solar Apex” adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda hareket etmektedir.

Tam Kuran'da haber verildiği gibi:

Güneş de, kendisi için tespit edilmiş olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir... (Yasin Suresi, 38)

Kuran'ın indirildiği dönemde insanlık, uzayı milyonlarca kilometre uzaklara dek gözlemleyecek teleskoplara, gelişmiş gözlem teknolojilerine, modern fizik ve astronomi bilgilerine, kuşkusuz,, sahip değildi.

Dolayısıyla uzayın, ayette bildirildiği gibi, "özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış" olduğunu, o dönemde bilimsel olarak tespit edebilmek imkansızdı.

 Ancak o çağda indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de bu gerçek, bizlere açıkça haber verilmiştir. Çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.

GERİ DÖNDÜREN GÖK

Dönüşlü olan göğe andolsun. (Tarık Suresi, 11)

Kuran meallerinde "dönüşlü" olarak tercüme edilen "rec'i" kelimesi, "geri çeviren" ya da "geri döndüren" anlamlarına gelir.

Bu da önemli bir bilimsel gerçeğe işaret eder.

Dünya'yı çevreleyen atmosfer pek çok katmandan oluşur ve her katmanın canlılar için gerekli olan bir görevi vardır: Her tabaka, kendine ulaşan madde ve ışınları uzaya ya da yeryüzüne geri döndürür.

Örneğin, 13 ila 15 km yükseklikteki Troposfer tabakası, yeryüzünden yükselen su buharının yoğunlaşıp yağış olarak yere geri dönmesini sağlar.

25 km yükseklikteki Stratosfer’in alt tabakası olan Ozonosfer, uzaydan gelen radyasyon ve zararlı ultraviyole ışınlarını yansıtarak yeryüzüne ulaşamadan uzaya geri dönmelerini sağlar.

İyonosfer tabakası, yeryüzünde yayınlanan radyo dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine geri yansıtır. Böylece telsiz konuşmalarının, radyo ve televizyon yayınlarının uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar.

Manyetosfer tabakası da, Güneş'ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları, yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür.

Gökyüzü tabakalarının henüz yakın bir geçmişte keşfedilen bu özelliğinin yüzyıllar öncesinden Kuran'da belirtilmesi, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun bir başka ispatıdır.

BULUTLARIN AĞIRLIĞI

Çıplak gözle havada sürüklenen hafif su buharı kümeleri izlenimi uyandıran bulutların ağırlığı, gerçekte çok şaşırtıcı rakamlara ulaşır. Örneğin, kümülonimbüs türü fırtına bulutunda, tam 300.000 ton su toplanır.

Gökyüzünde 300.000 tonluk bir kütlenin durabileceği bir düzen de son derece hayranlık uyandırıcıdır.

Kuran'daki bazı ayetlerde bulutların ağırlığına şu şekilde dikkat çekilir:

Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları kuraklıktan ölmüş bir şehre sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız… (Araf Suresi, 57)

Kuran'ın indirildiği dönemde ise insanlar bulutların ağırlıkları ile ilgili bilgiye sahip değildi. Bu bilgi, ancak yakın bir geçmişte bilim adamlarınca keşfedilebilmiştir.

Bu da, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun sayısız delillerinden bir diğeridir.

DİŞİ BAL ARISI

Arı kolonilerinde her arı çok meşguldür. Erkek arılar dışında…

Erkek arılar ne kovanın temizliğine, ne besin toplamaya, ne de petek veya bal yapımına bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların kovan içindeki tek fonksiyonları, kraliçe arıyı döllemektir. Çünkü diğer arıların özelliklerinin neredeyse hiçbirine sahip değildirler.

İşçi arılar ise tam tersine koloninin tüm yükünü taşırlar. Kovanı temizler, arı yavrularına bakar, diğer arıları beslerler. Ayrıca çiçekleri gezerek bal özü toplar ve kovanda depolarlar. Onlar da kraliçe arı gibi dişidirler, ancak bir farkla; onların yumurtalıkları gelişmemiştir, yani kısırdırlar.

Kuran’daki "Nahl" yani bal arısı suresinde ise bu canlıların özellikleri şöyle bildirilir:

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

Bu ayette, sadece Arapça dilbilgisi ile anlaşılan önemli bir sır vardır.

Arapça’da fiil kullanımlarından öznenin erkek ya da dişi olduğu anlaşılabilir. Bu ayetlerde ise arı için kullanılan fiiller, hep dişi özneyi göstermektedir.

Yani Kuran'da kovandaki işleri yapanların dişi arılar olduğuna işaret edilmektedir.

Unutulmamalıdır ki böceklerde cinsiyet ancak modern biyolojik gözlemlerle anlaşılmıştır. Çalışan arıların sadece dişiler olduğu da ancak çağımızda bulunmuş bir gerçektir. Ama Allah ayetlerde bu gerçeğe dikkat çekerek Kuran'ın bir mucizesini daha bize göstermektedir.

ZAMANIN GÖRECELİĞİ

Zamanın göreceli olduğu, günümüzde ispatlanmış bir bilimsel gerçektir. Bu gerçek, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, Einstein'ın görecelik kuramı ile ortaya çıktı.

O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, fiziki şartlara göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyordu. Ama ünlü bilim adamı Albert Einstein, bu gerçeği ispatladı. Zamanın, kütleye ve hıza bağımlı değişken bir kavram olduğunu ortaya koydu.

Ne var ki Einstein'dan yaklaşık 1300 sene önce, M.S. 7. yüzyılda indirilen Kuran’da, zamanın göreceli olduğu açıkça bildirilmekteydi:

... Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47)

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)

YAĞMURDAKİ ÖLÇÜ

Bilimsel ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede tam 16 milyon ton su buharlaşmaktadır.

Bu miktar bir yılda 505 trilyon tona ulaşır.

Bu, aynı zamanda bir yılda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır ve bu miktar her sene sabittir. Yani su, sürekli bir denge içinde, belli bir ölçüye göre dünya üzerinde dönüp durmaktadır.

Ancak çağdaş teknolojinin imkanları ile saptanabilen bu hassas ölçü, günümüzden 14 yüzyıl önce indirilen İlahi kitabımız Kuran’da mucizevi bir biçimde haber verilmekteydi:

Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti ve her yanına hayat yaydı'; siz de böyle kabirlerinizden diriltilip çıkarılacaksınız. (Zuhruf Suresi, 11)

Yeryüzündeki hayatın devamı, bu su döngüsü sayesinde sağlanır.

Bu miktarda küçücük bir değişikliğin olması, büyük bir ekolojik dengesizliğe neden olacaktır ki bu da hayatın sonu demektir.

DENİZLERDEKİ SINIR

7. yüzyılda, insanların denizlerin altı hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde, Kuran, denizlerin yapısı hatta okyanusların derinlikleriyle ilgili önemli bilgiler içermekteydi:

Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)

Ayette bildirilen denizler arasındaki bu sınır, okyanusbilimciler tarafından kısa bir zaman önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle boğazlarda komşu denizlerin sularının birbirine karışmadığı ortaya çıkmıştır.            

İnsanların fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olması ise çok önemli bir başka mucizedir.

KURAN ALLAH’IN SÖZÜDÜR

Kuran, her şeyi yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan Yüce Allah'ın sözüdür. Bu nedenledir ki modern bilimin henüz yeni ulaştığı bazı gerçekler, bundan 1400 yıl önce indirilen Kuran’da yer almaktadır. Allah bir ayetinde, Kuran'la ilgili olarak, şöyle buyurmaktadır.

... Eğer o, Allah'tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)

Kuran'da hiçbir çelişki olmadığı gibi, içinde yer alan her bilgi, gün geçtikçe İlahi kitabımızn yeni mucizelerini ortaya koymaktadır.

İnsana düşen ise, Allah'ın indirdiği bu İlahi kitaba sarılmak ve onu kendisine yol gösterici olarak kabul etmektir.                                                         

Allah bir ayette bizlere şöyle buyurur:

Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. Şu halde ona uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz. (Enam Suresi, 155)